Friday, 28 November 2014

Benim Doğum Hikayem ve Minik Mucizem

Merhabalar,
Önceki yazılarımın birinde, bir sonraki yazım "Doğum Hikayem" olsun demiştim ve şimdi de gelelim bu hikayeye... Aslında hikayeden çok yaşanan gerçeklere... Ve tabii ki bunları bu sayfaya sığmasa da saatlere yada kelimelere dökülemese de gene de dilim döndüğünce sizlerle bu deneyimimi ve yaşanılanları bir bir elimden geldiğince anlatmaya çalışacağım...


Hamile kaldığımı öğrendiğim ve öğrenene kadar da geçirdiğimiz süreçler, oldukça heyecan verici ve bir o kadar da stresliydi. Neden derseniz? Kan tahlili için hastaneye gittiğimde henüz erken olduğunu ve birkaç hafta daha beklemem gerektiğini adet döneminin üzerinden birkaç hafta daha geçmesi gerektiğini söylemişlerdi. İlk hastane ve kan tahlili deneyimimiz henüz daha beklemek gerektiğini söylüyordu. Belirtilen süreyi geçirdiğim ilk gün kanımı verdim ve ertesi gün alabileceğimi öğrendim. İşin stresli kısmı işte tam da bu noktada başladı. Kan verdiğim günün akşamı, biraz kanamam oldu ve dedim ki, tamam olmadı. Hatta aynı akşam eve bir kaç yüz metre yük taşımak zorunda kalmış olmamdan mütevellit neden taşıdığıma, niye böyle gereksiz bir şeye kalkıştığıma dair de kendime çok kızmıştım. Ve sebebini buna bağlayarak da, henüz oluşum aşamasında olduğunu düşündüğüm bebeğimi kaybettiğimi düşündüm. Ama o gece sürekli sanki varda yokmuş değil de, yoktan yeniden var olacak olan o varlığa çoğu kez seslenerek ve tamamen bütün bunları içgüdüsel yaparak,
"Dur, gitmemelisin ve bırakmamalısın bizi. Ne olur kal burda ne olurrr diye yalvarıyordum.... :(:(:(" çünkü hissediyordum sanki var olduğunu... Ve tabii ki hala kendime neden bir şeyler taşıdığıma ve bu sebeple kanama yaşadığıma dair kızarakkk...
Ertesi gün sonuçları aldığımda; işte tamda olmasa da hislerimin %70 doğruluğuna inanarak varlığının bir kanıtı olan tahlil değerlerini görünce sevindim. Ve gene ta kiii, yanımdaki hemşirenin "Hanımefendi, bu değerler sizi yanıltmasın bazen yumurtlama dönemlerinde de böyle küçük yükselişler olabiliyor, siz en iyisi bunu kendi kadın doktorunuza gösterin." deyişi hala kulaklarımda çınlıyor. Ne yapacağım, nasıl davranacağım, gerçekten var mısın? yok musun? bilemediğim ama olmanı istediğim çok karmaşık bir sürece girdik ve yine ta kiii, ertesi sabah koşarak kadın doktoruna gittiğimiz ana kadar. Ve gene yapılan muayene sonucu, son bir kan tahlili ve artık sanırım son olduğunu düşündüğümüz emin olmak adına yapılan son bir check için kanımı verdim. Aynı günün öğleden sonrası artık ve kesinlikle emin olduğumuz "BİR BEBEĞİNİZ OLACAK..." müjdesini aldığımızda her şey durmuş, zaman durmuş ve hep o noktada kalmak istemiştim. Emre'nin her zamanki soğukkanlılığı, hayatım dur bekle, acele etme, emin ol diyip beni bastırışları, bu kadar kendime ve içimdekine bağlanışı dizginleme ve hayırlısıyla biten cümlelerinin sonu artık bir nihayete dönüşmüş ve ben kendi çığlığımla değil birlikte bu sevince gömülmüştük. (Demek ki, neymiş şartlar ne olursa olsun, hayatta kalmak isteyen bebek öyle de böyle size tutunuyor ve Rabbim verecekse size onu, her şekilde veriyor. Siz her zaman inanmaya, istemeye ve dualarınıza sığınmaya devam edin. Olacaksa eğer , gerçekten oluyor ve bir deyim vardır ya "Olacakla, öleceğin önüne geçilmez." tam da ifade edilmek istenen ve iki keskin bıçak sırtı şeyi gerçekten iyi özetliyor. Sizler içinizi ferah tutun yeter....)
Bir de öncesinden yapılmış planlar ve programlar vardı tabii ki de... Yarın akşam 4 aile otobüsle yola çıkılacak bir Kapadokya Turu... ve tabii ki kesinlikle doktordan veto yemiş asla gidemezsiniz uyarısı. Sebebi, kanamamın olması ki, bu kanamaya da halk dilinde bebek kendine yer açıyor derlermiş, risk içeriyor olması sebebiyle gidilmemesi gerektiği idi.  Kime nasıl söyleyeceğiz, ne yapacağız, zaten yeni öğrenmişiz, ne bahane bulunur, hani bir de bebek 3 aylık olmadan kimseye söylenmez Allah korusun düşük olur vs. ilk 3 ay tehlikeli aylar, biz de kimseye duyurmayalım derken pek de başaramadık aslında... Daha bir kaç hafta belki de günlük olduğunu öğrendiğimiz bebeği artık bir kısım çoğunluk biliyordu...
Bu arada anti parantez belirtmek isterim ki, o gidilemeyen Kapadokya Turu diğer 3 aileye zehir olmuş. İstanbul'dan 10'da hareket eden otobüs arıza yapmış ve kat edilen yol ancak 80 km olup, İzmit civarlarından geri dönülmüştü. Her şeyde gerçekten bir hayır vardı demek :):):)

Sonrası malum, hafta hafta bebek gelişim takipleri, 6 aydan önce bebeğe bir şey alınmama sürecini atlatma (gene halk inancı, düşük, kayıp, vs olur bebek kendini bulsun diye bekleme süreci), yeme-içmeye dikkat, sağlıklı beslenme, fazla kilo almamaya çalışma, sürekli yürüyüş ve hareket, pozitif olmaya çalışma, aylık rutin doktor kontrolleri, bebek oda hazırlıkları,... bunun gibi bir dünya şeyle beraber 40 haftayı doldurma süreci....


Tam burada ve bunu resmederken ben 3 aylığız henüz :):):)




Burada da doğuma tam bir ay kala:) Artık yüzümüz belirginleşmiş, bütün hatlarımız tüm sınırlamızla oldukça belirgin ve uyuyoruz.

Tuesday, 25 November 2014

Antonio Carluccio's ile Bir Açılış ve Bir Buluşma :):):)

Merhabalar uzunca bir aradan sonra yeniden :)

Bugün güzel bir yazı ve etkinlikle girelim istedim haftaya ve bakın kimi konuk ediyoruz bu yazımıza :)


Antonio Carluccio's
Evet... Bu yazımızın konuğu sevgili Antonio Carluccio's... Yılların İtalyan Şefi, hepimizin televizyonlarda hayranlıkla yaptıklarını izlediğimiz, İtalyan köylerini gezerek bizi tanıştırdığı değişik yemek türleriyle de evlerimize konuk olan ben ona tontişim diyorum ama aslında herkesin gönlünde taht kurmuş olan yıllarım kadim şefi.
1937 doğumlu, İtalyan, şef, yazar ve işadamı, 1958'den bu yana bu işler içinde yoğrulmuş ve bu işlere gönül vermiş, bir şef, bir yazar ve Carluccio's restoranlarının kurucu sahibi. 1958'de okumak için gittiği Vienna-Viyana'da muhteşem bir aşçı olan annesinin yemeklerini özlediğinden dolayı, onları öğrenip, pişirmeye başlayarak girdiği bu yol, ona kulaktan kulağa yaptığı yemeklerin lezzetinin ve şöhretinin de yayılmasıyla sadece arkadaşları için yaptığı yemeklerden onu bugünlere taşımış. Daha sonra Berlin'de şarap tüccarlığı yapmaya başlamış, Almanya'yı baştan aşağı gezmiş, tüm restoranlarını dolaşmış. 1975 yılında yine şarap işi için Londra'ya gitmiş, 1981 yılında Terence Conran, Covent Garden'daki restoranının işletmeciliği teklifini almış, o dönem orası yarı Fransız, yarı İtalyan yemekleri sunan bir uluslararası restoranı olmasına rağmen, 1989 yılında satın alarak ve yüzde 100 İtalyan yaparak işletmeye almış.

Sonrasında eski eşiyle birlikte Carluccio's markasını 1991 yılında yaratmış. 2005 yılında da satmış. Ancak, yine de menüleri kendisi oluşturuyor ve tüm operasyona müdahale ediyor. Şirketini sattığı Landmark Group, Carluccio's'u dünya çapında genişletmek ve zinciri büyütmek istiyor. İstanbul, onlar için bir çekim merkezi. Şuan Kanyon AVM içinde, Caddebostan-Çiftehavuzlar, Akasya Acıbadem, Göktürk ve en son açılışını Promedia aracılığıyla davetli olduğum Nişantaşı Carluccio's da bunların arasında...


Bu vesileyle Sevgili Promedia'yaya ayrıca teşekkürlerimi sunmayı bir borç bilirim. Bu güzel davetleri sayesinde Şefime kitabını imzalatma ve tanışma fırsatını yakalamış oldum.

Friday, 7 November 2014

Yunus Emre Akkor, Çiğdem Seferoğlu Şeflerim ve Sevgili Blogger Arkadaşlarımla Güzel Bir Kahvaltı

Merhabalar,

Tam da geçen hafta bugünkü gün... Dışarıda yağmur, hava buz, bugünü aratan bir gün hava bakımından... Sevgili ablam Pınar ki ben ona kanatları görünmeyen meleğim diyorum ki sizlerde tanırsınız veya yolunuz kesinlikle kesişmiştir ki pınarsdesserts blog sahibi; beni Sevgili Yunus Emre Akkor ve Çiğdem Seferoğlu ile yapılacak olan kahvaltı etkinliğine davet etti. Tabii ki de kocaman bir "EVET"dedim. En çok sevdiğim, gönülden değer verdiğim ve yaptıklarına bayıldığım bu insanlarla bir arada olmak olmazdı da ne olurdu :):):)


Gerçekten çok güzel bir gün ve kahvaltı oldu. Neler öğrenmedik neler, neler konuşmadık neler, ne yemekler pişmedi ne yemekler... Tadına ve ziyafetine doyumsuz bir gün geçirdik... 


Gelin bakalım neler yaşanmış o gün;

Thursday, 6 November 2014

Chicco'nun En Güzel Buluşu- Portatif Her Yere Taşınabilir Mama Sandalyesi

Herkese yeniden merhabalar,

Uzun zamandan beri aldığım sorular ve talepler üzerine Ali Kerem'imle geçirdiğim deneyimleri, maddi-manevi tüm kazanımları, edindiğim tecrübeleri, duygusal hissiyatımı ve yaşananlar doğrultusunda hissettiklerimi ve bunların dışında hayatımızı daha kolaylaştırmak ve konforlu hale getirmek için kullandığımız tüm araç-gereçleri sizlerle paylaşmaya ve artık yazmaya karar verdim. 

İlk bebek, ilk heyecan, ilk varoluş ve ilklerin hepsi ve iki tenden bir can- Ali Kerem...

Evet...

Ondan öncede hayat vardı ama bu kadar anlam yüklü, duygu yüklü, sorumluluk yüklü, düşünce yüklü, hissiyat yüklü ve var olan günün bu kadar dolu dolu geçtiği gibi değildi...

Ne yalan söyleyim böyle olacağını da hiç bilmiyordum. Çok güzel bir hamilelik geçirdim (tüm bu dönemdeki deneyimlerimi de ayrıca başka bir yazıyla paylaşacağım.) , hep pozitiftim, çok okudum, çok önem verdim ve aslında sonrasında biraz da amannn diyip akışına bıraktım bazı şeyleri... :):):) Benim bile tahmin edemeyeceğim bir doğum yaşadım. (Doğum Hikayem- bir sonraki yazım olsun.). Ve sonrasında ilk kucağıma aldığımda oğlumu, güzel ağlamasını dinledim, gözlerindeki buğuyu sildim, tenini kokladım ve onun çaresizliği ve dünyasında çare ve onun dünyası olmaya çalıştım. Oldukça zor günlerimizde geçti başlarda ve hep şunu düşündüm, keşke hamilelik ve bu süreçle ilgili okuduğum yazılar kadar, bir de çocuk yetiştirme ve bebek bakımı ile ilgili okusaymışım dedim :) Ha gerçi okusan da okudukların, yaşadıklarınla örtüşecek miydi? işte burda ve bundan sonraki karşılaşılan her zorluk ve sorunda çözüm ve ana belirleyici- çocuk ve onun karakteri oluyor. Her şeyi, yaşamayı, birlikte yaşamayı, daha az sıkıntı ve problemle yaşamayı belirleyen asıl şey gerçekten onun istekleri ve sizlerinde bunlara kendi deneyim ve yaşadıklarınızdan elde ettiğiniz tecrübelerinizle ilgili yaklaşımlarınız oluyor. 

Gene böyle dönemlerin birinde, Ali Kerem'in artık ek mamaya geçip, hatta biraz daha büyüyüp, kendi kendini bir şeyler kemirip, bir yemek masasına oturma kıvamına geldiği vakitlerin birinde en büyük sorunsalımız mama sandalyesi oldu. Özellikle de dışarıda bir yere; restauranta, çay bahçesine, alış-veriş merkezine, ev gezmesine, kafeteryaya, dinlenme tesisine vs . gittiyseniz yandınız. Ya çocuğu oturtmak için hiç mama sandalyesi bulamazsınız, çoğu doludur, ya zaten müesselerin kendi bünyesinde yoktur yada vardır ama o kadar kirli ve kötü durumdadır ki, ne gönlünüz o mama sandalyesi üzerindeki makarnaları temizleyip, köfteleri atmak ister, ne de değdirdiğiniz kolonyalı mendille karşılaştığınız tabla üzerindeki simsiyah kirliliği görmek ister. Bu sebeple ne yapalım derken, alış-verişe çıktığımız bir bebek mağazasında işte Chicco'nun bu muhteşem ürünüyle karşılaştık. Ben hemen atladım alalım tabi diye, ancak eşim "Fidan, gene gereksiz şeylerle evi dolduracağız, ne gerek var, sürekli çocukla ilgili eşya yükümüzü arttırmaya" dese de; bu sefer ısrarlarıma dayanamayarak aldı. İtiraf ediyorum kendisi de asla yalanlayamaz ki, iyi ki bu ürün hayatımızda var.





Neden mi? İşte bu sebeplerden;

Monday, 3 November 2014

Kış Çorbası- Hem çocuklarınız hem de kendiniz için "Şifa Çorbası"

Merhabalar,

Geçen hafta pazardan aldığım envai çeşit sebze ve türevleriyle ne yapayım derken, güzel bir kış çorbası çıktı ortaya... Bizim Ali Kerem'e de vitamin deposu ve enerji kaynağı oldu. İçinde neler mi var neler mi derseniz ? Neler yok desek sanki daha doğru olur :):):)



Şimdi gelelim, bu misler gibi olan çorbamızın tarifine;